Son Dakika -
EDİRNE RESMİ
YOLAGELDİLİ AİLESİ

25 Kasım 1948 Tarihli Her Gün Gazetesinde Trakya Paşa-eli Cemiyeti


 6.8.2016 20:53:00   598 kez okundu.
 Kategori : GENEL İÇERİK

25 Kasım 1948 Tarihli Her Gün Gazetesinde Trakya Paşa-eli Cemiyeti

 Edirne; Meriç kıyısı boylarında Türkiye’nin ilk batı bekçisi olan bu tarihî şehrimiz; bugün kurtuluşunun 26.ci dönüm yılını kutlamaktadır. Her yıl Kasım ayının 25 inci günü bu kahraman belde, bu sevinci bir daha içten duymakta, batı ufuklarından öteye ayni kahraman edâ ile baş kaldırarak bir kere daha bakmaktadır. Kendisine dikilen kem gözler var mı diye!..

Bu sabah, güzel Selimiye’nin inci minarelerinden ikisinin arasına ve muhteşem kubbesinin üstüne gerilen koca Türk bayrağı bu toprakların ne kadar Türk olduğunu ve Türk kalacağını, bu topraklar için ihtiras duyanlara ne beliğ anlatmaktadır.

Bu yerler, düşmanlar için tekin değildir. Bu âbide lere kirli ayaklar basmağa kalkınca başta koca Mimar Sinan olmak üzere atalarımızın ruhu kıyam eder ve:

— Buralara girilemez.! der.

Vatanı koruma gücümüz, ayni dedelerimizin kahraman ruh gücüdür. Bu haslet, bize onlardan gelmektedir. Ve ebede kadar devam edecektir.

Selimiye’yi Edirne’ye sonsuzluğa kadar armağan eden Mimar Sinan Ağa, Yavuz ordularının bir sanatkâr eri idi. Fakat memleketin her yolunda rastlanan köprüler, her dağında görülen kaleler onun eseriydi. Kanunî orduları kaç defa İstanbul’dan onunla birlikte kalktı; onunla birlikte eseri olan Büyükçekmece köprüsünden geçti, onun eseri olan Lüleburgaz kervansarayında konakladı, onun eseri olan Havsa camiinin sebilinden su içti ve ilk büyük konaklama için Edirne’ye doğru ilerlendiği zaman saatlerce mesafeden onun büyük eseri Selimiye ile göğsünü kabarttı. Belgrad, Budin. Tuna dönüşünde Edirne’ye uğrayan ordular. İstanbul hasretini coşkun cura sesleri arasında Edirne’de unuturlardı.

Trakya, Türkün bu caimleriyle, mescitlerimle, imaretleriyle, hanları, hamamlarıyla ebediyen Türk kalacaktır. Biz mührümüzü bu topraklara bu eserlerimizle basmış bulunuyoruz. Şair koca Nefi nin:

«Anda kasr-ı padişah! cennet-i âlâ midir?» Demesinde yerden göğe kadar hakkı vardır. Çünkü Edirne’nin her evi en güzel bir bahçeye sahipti, her bahçeyi gül, sümbül, zambak, hanımeli, taflan çiçekleriyle nar, badem, erik ağaçları, üzüm asmaları süslüyordu. Her ev bir gülşen saray içinde, her kasır bir «cenneti âlâ» idi.

Bugün bayram yapan bu Edirne, 26 yıl önce nasıl işgale uğramıştı? Edirneliler bu acıya Balkan faciası gibi nasıl dayandılar? Gözlerimizi, şahidi olduğu o günlere çevirelim.

Birinci Büyük Savaştan yenilgi ile çıktığımız zaman Edirne ilk hicranı, Fransız işgal ordusu komutanı Franşe Desprey’in Arda köprüsü ile Karaağaç arasına mağrurane gelmesiyle duymuştu. Bembeyaz bir ata binen galip kumandan, başı sarıklı, şalvarlı Cezair ve Faslı müstemleke askerinin hâlesi arasında,. memleketin çok acı sahnelere şahit olacağını bize anlatmıştı. Edirne o gün boynunu bükmüş bir yetime benziyordu. Süveyşe, Kafkasa, Sarıkamışa, Çanakkaleye, Bağdat, Galiçya ya, Karpatlara gidenlerin çoğu geri gelmemişti. Onlar, böyle vatanın öksüz kalması için mi ölüm kafilelerine karışmışlardı? Muharebe meydanlarında, şu İslam dininden olduğu halde bize bir parça ferahlık vermeyen düşman komutanı kölesi olan Cezayirli askerlerin kalbe ok gibi giren bakışlarıyla bir kere daha ölmemiz için mi can vermişler, meçhul diyarlarda iskeletlerini bırakmışlardı?.. Yârabbim, benim de babam Çanakkale de bunun için mi şehit düşmüştü?

Edirne, başına gelecek felâketi, bu baykuşların köprü başında, güzel Karaağaç yolunu süsleyen boylu ağaçların gölgesine tünemesinden anlıyordu.

Mert Edirneliler, 13 Kasım 1918 de altmış harp gemisinden ibaret bir müttefik donanmasının Vahidettin sarayı önünde demirlediğini duydukları zaman artık saltanat hükümetinden tamamen ümit kesmişlerdi. Trakya da artık şu inanç hâkimdi: Vatanı yalnız Türk çocuklarının fedakârlığı ile kurtarabilir. Bunun için Edirne de bir cemiyet kurulmalıdır. O günlerde çıkarılan (Paşa-eli) ve (Ahali) adındaki iki gazete, Türk çocuklarına derin bir iman aşılıyor, askerî hazırlıklar yüreklere ferahlık veriyordu.

“Trakya – Paşa-eli Cemiyeti” adını alan bu kurum, Osmanlı devlet ve hükümetinin galip orduların elinde bir oyuncak olacağını çoktan anlamış bulunuyordu Memleket belki işgallerle bölünebilir. Bu hal karşısında Trakya yı kurtarmak, ancak kendi evlâtlarının fedakârlığı ile mümkün olabilirdi.

Bu gayelerle kurulan «Trakya – Paşa-eli Cemiyeti» nin hazırlıkları arasında Edirne bir ıstırap oku ile yeniden kalbinden vuruldu:

15 Mayıs 1919 günü…

Edirne’nin Saray içi mesire yerine bütün Edirne mektepleri millî şarkılarla, trampet çalarak gidiyordu. Edirne Muallim Mektebi talebeleri, başlarında, geçenlerde Allanın rahmetine kavuşan Manisa milletvekili Rıdvan Nafiz Bey olduğu halde ayni kafileye iştirak etmiş bulunuyordu.

O zamanlar çiçek bayramı yapılır ve 3-5 Mayısta kutlanırdı. Gösteriler yapılacak, idman şenlikleri halka gösterilecekti.

Yarışlar başladı. Halk büyük bir sevinç içinde gösterileri seyrediyor. Hele Muallim Mektebinin beyaz fanilalarla bir papatya halinde yeşil çayıra dağılan jimnastik ekibi, her yıl olduğu gibi büyük muvaffakiyetler kazanmaktaydı.

Fakat, birdenbire, yüzünü keder, gözlerini bir elem buğusu kaplamış olan Rıdvan Nafiz Bey, çocuklarının yanına geldi: .

— Haydi çocuklar, okula gidiyoruz! dedi. Dönüşte ne trampet sedaları, ne millî şarkılar vardı. Mektebi Sultanî talebesi, Sanayi Mektebi, bütün ilk okullar Tunca köprüsü üzerinden ağır ağır şehre yollanmağa başlamıştı. Hiç bir çocuk bu sırra, hiç bir cevap veremiyordu. Nihayet, üç şerefeli cami önünden saparak en kısa yoldan okula gelen Öğretmen Okulu talebesi bir çevre olarak Rıdvan Nafiz Beyin etrafına toplandılar. Merhum müdür, hıçkıran bir sesle:

Çocuklar, dedi, bugün Mayıs idman bayramını yarıda bıraktık. Çünkü…

Hıçkırıklar boğazını sardı. Sonra gücünü toplayarak devam etti:

Çünkü, bugün, Türk İzmir e düşman ayak basmıştır. Bu gün Türk’ün matem

günüdür. Şimdi bu anda güzel İzmir’de askerlerimiz dipçikleniyor, süngülerle şehit ediliyor. Hıçkırıklar bütün talebeyi sardı. Akşam üzeri bütün Edirne, güzel İzmir’in işgalini öğrenmiş, kan ağlıyordu. O günden itibaren Trakya’nın müdafaası için de hazırlıklar arttırıldı. Birinci kolordu komutanının halkla teması içlere ferahlık döküyordu.

ı* * *

«Trakya – Paşa-eli Cemiyeti» daha çok çalışmağa başlamıştı. Fakat cemiyetin yegâne kısa görüşü, vatanı bir kül halinde görmemesi, Trakya topraklarını ön plânda düşünmesi ve Trakya dâvasını ele alması idi. Hattâ o kadar ki, Meric ’in öte yanı olan Batı Trakya ile Doğu Trakya da bir (Trakya Cumhuriyeti), düşünülüyordu. Çünkü, Bulgarlar Batı Trakya’dan henüz çekiliyorlar ve Yunanlılar buraları henüz elleri altına alıyorlardı. Birinci kolordu komutanının bu hareketini, Anadolu ya geçen Mustafa Kemal hiç beğenmemişti. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti temsil heyeti adına hareket eden Mustafa Kemal, Edirne’deki bu kolordu komutanına şu tebligatta bulunuyordu:

-Batı ve Doğu Trakya, bir millî birlik halinde düşünülemez ve böyle bir ifade doğru bir siyaset değildir. Batı Trakya ise, bir muahede ile vaktiyle terkedilmiş bir kıtadır. Her iki Trakya’nın elbirliğini ısrarla iddia etmek, Doğu Trakya’da da bazı iddiaları ortaya attırabilir.

İzmir’in işgalinden sonra Anadolu içine ilerleyip duran istilâ ordusu, Sevr antlaşmasının imzasından sonra Batı Trakya’da da askerî hazırlıklara başlamıştı. Edirne’de birinci kolordu komutanı, Mustafa Kemal’den Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti namına emirler alıyorsa da kendine göre kararlarından geri kalmıyordu. Ankara’dan verilen talimat şu merkezde idi: Trakya’nın da talihi bütün memleket talihi ile birlikte hallolunabilecek esaslara istinat eder. Trakya toprakları üstün kuvvetlerin taarruzuna mâruz dahi kalsa nihayete kadar mukavemet edilmelidir. Trakya baş¬tan başa zapt ve işgal edilse bile teklif olunacak herhangi bir hal tarzı, yalnız başına olarak kabul olunmayacaktır.

Fakat birinci kolordu komutanı, yabancıların sözlerine ve vaatlerine kanarak İstanbul’a gelmiş ve kendisine şu fikirler telkin edilmiş:

a— Doğu Trakya yalnız başına mevcudiyetini muhafaza edemez.

b — Batı Trakya ile birleşmeli ve ancak yabancı bir idare sayesinde hayatını idame ettirmelidir.

Edirne’ye dönüşünde Mustafa Kemal’e manevî kuvvetinin nasıl çürütüldüğünü, bu konuşmaları bildirerek anlatan Trakya komutanını, gençler de, artık çok ateşli görmemeğe başlamıştı. Halbuki, bütün Edirne ona nasıl bir kurtarıcı olarak sarılmıştı. Kalpağı güneş gibi görünen bu dinç asker, her geçtiği yerde alkış tufanı içinde bırakılırdı. Fakat kolordu komutanının içlere şifa verecek hareketleri, askerî hazırlıkları hiç de görülmüyordu. Ne silâh vardı, ne asker… Hatta kolordu komutanı olarak Muhittin Bey isminde bir miralay, İstanbul Harbiye Nazırlığınca, Edirne’ye de gönderilmişti.

İstilâ ordusu 22 Haziran 1920 de Anadolu’da yeniden taarruza kalkmıştı. Artık hedef Ankara’ya varmak ve millî kuvvetleri ortadan kaldırmaktı. Çünkü Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920 de kurulmuş ve yeni hükümet ordu hazırlığına başlamıştı. İstanbul gazetelerinden aldığımız haberlere göre Salihli, Akhisar, Alaşehir, İzmit, Balıkesir, Bandırma ve işgali ile Büyük Millet Meclisi kürsüsüne bir siyah örtü örtülmesine sebep olan yeşil Bursa, birer birer düşmanın eline geçmişti. Batı Trakya’da işgal işini tamamlayan aynı ordu, General Zimbarakakis idaresinde bir askerî birliği taarruz için harekete getirmişti.


Yorum Yap


Yazili Resim



Bu Habere Hiç Yorum Yapılmamış

0


Anket

Sitemizi Nasıl Buldunuz


 


Tümünü Gör

Polar Bilgisayar Bugün : 213   Son 1 Hafta : 2584   Son 1 Ay : 4082   Son 12 Ay: 27959